Bu Bir Deneme Yazısıdır.

Bu neyin denemesi derseniz, bir blog yazısını sesli yazıyorum ilk defa. Sesli ya da sesle demek şu demek: telefonuma sesli olarak konuşuyorum, telefonumda sesi yazıya çeviriyor. Klavye kullanmıyorum. Harika bir şey.

Teknolojinin gelişmesi, artık beni bile şaşırttıyor. Herhalde bende yaşlanmaya başladım. Laftan anlayan yazılımlar ortaya çıkmış. Çoğu cep bilgisayarı laftan anlar olmuş. Benim daha yeni haberim oluyor.  Aslında haberim olmuştu ama türkçe üzerinden bu kadar mükemmel çalıştıklarını bilmiyordum. Daha ziyade ingilizce çalıştıklarını sanıyordum.

Peki bunu nasıl keşfettim? Kazayla elbette. Zaten son zamanlarda, telefonumdaki özellikleri hep kazayla buldum. Hikaye şu: internette dolanırken siri diye bişey gördüm. Bir iphone uygulaması. Ses ile kullanılıyor. Siz bir komut veriyorsunuz, telefon verdiğimiz komutu uyguluyor. Mesela facebook durumumu değiştir diyorsunuz değiştiriyor, twitter mesaj at diyorsunuz, atıyor. Annemi ara diyorsunuz, arıyor. Şu konu hakkında bilgi bul diyorsunuz bulup size okuyor. Bu ve buna benzer pek çok özellik artık telefonlarda var. Iphone taklitçisi samsung da da mutlaka var olmalıdır diye düşündüm. Haksız değilmişim. Varmış. Adı s-talk. Ama son güncelleme ile çalışmaz hale geldi eğer çalışsaydı, telefonuma dokunmaktan vaz geçecektim. Akşam eve giderken o ne demek şu ne demek diye telefonuma soracak böylece trafik ızdırabını azaltmis olacaktım. Ama malesef çalışmıyor.

Sesle kontrol işinin bu kadar gelişmiş olması oldukça ilginç ve bir o kadar da yepyeni olanaklar sunuyor. Herhalde ilerleyen zaman dilimlerinde sadece telefonumuzu değil buzdolabını, tost makinesini arabayı evi kısaca herşeye sesle kullanıyor olacağız. Ve büyük ihtimalle çok daha rahat edeceğiz.

Şu andaki halimi görmenizi isterdim. Tıpkı küçük bir çocuğun yep yeni bir oyuncağı olmuş gibi mutluyum.

Not: Yazıyı sesle yazdıktan sonra bilgisayarda tekrar açıp, harf redaksyonu gibi bir işlem yapmadım. Ne söylediysem o var bu yazıda. Çok başarılı değil mi? Neredeyse hiç bir kelime hatası yok.

Blogun Okunurluğu Çok Önemli

Blog yazmak güzeldir ama onu okunur kılmak, insanların kaçmadan istediklerini vermeyi başarmak daha da güzeldir. Ama çoğu blog yazarının atladığı, önemli bir mesele var ki o da tasarım yani sunum yani pazarlama. Çok defa yazmışlığım vardır: pazarlama herşeydir. Bunu atlamak hiç iyi olmuyor. Bu gün biraz blog okuyayım diye bir araştırma yaptım. Ama çoğu blogu okumadan geçtiğimi fark ettim. Bunun en temel sebebi tasarımlarıydı. Okunur bir blog yazmak için tasarım çok önemli….

Cem Yılmaz, gösterilerinin çoğunda, söyleyecek sözlerini, yapacağı esprileri ayarlamak için süreye ihtiyaç duyar ve süre kazanmak için komedyenin ne olduğunu uzun uzun anlatır ya, ben de yazacak birşey bulamadığımda blog olayı üzerine eğiliyorum. Bu da bir itiraf. Ama gene de ters giden birşeyi gördüğümde uyarmak da benim için bir ihtiyaç.

Görsel-işitsel bir çağda yaşıyoruz ve insanlar internette yazı okumak için çok da zaman kaybetmiyorlar. Birde bunun üzerine zor okunan yazılar oldu mu kimse bununla vakit kaybetmiyor ve surfe devam ediyor. Bu gün bloglar arasında gezinirken yaşadığım da tam olarak bu oldu. Uzun uzun yazılar, göz gezdirmek imkansız, görsellerle desteklenmemiş, ilginç değil…vs. Bunların düzelmesi iyi olur. Bu yazımda yapılan hataları ve düzeltme yöntemlerini önermek istiyorum.

İnternette hız faktörü çok önemli. Bilgiye ulaşmak ama hemen ve hızlı ulaşmak bir gereklilik. Bunun için blog sayfaları bazı kurallara göre düzenlenmeli.

Blogun adı romantik bir ad olmaktan öteye, anlaşılır ve hangi konuya, hangi içeriğe sahip olduğunu belli etmelidir. “Teknoloji günlüğü”, “of line” gibi isimler o bloğun bir tekno-blog olduğunu anlatır. Bu bloglar internette bulunduğunda, ne üzerine olduğu kolayca anlaşılabileceği gibi, meraklısının bakmasını meraksızın geçmesini sağlayacaktır. Ama benim şu anda okuduğunuz bu blogum gibi kişisel bloglar bunun dışındadır. Çünkü kişisel bloglarda konu serbestliği vardır ve başlık hepsini kapsamalıdır.

Öyle yazı başlıkları kullanılmalıdır ki ilgi çeksin. Bunu bir örnekle açıklamak isterim. Çoğumuz twitter kullanıyoruz. Twitter bilgisayardan kullanıldığında çok sıkıcı bir şeydir. Yazılar, yazılar durumu söz konusudur. Ama bir feed readerdan takip edildiğinde ilginçleşmeye başlar. Çünkü feed reader bu tweetleri biraz görselleştirir, biraz birbirinden ayırır. Ben Fliboard’u kullanıyorum. Ekran görüntüsü şöyle:

Bu readerlar son derece sıkıcı görünümleri biraz daha okunur kılıyor ama yetmiyor. Dedim ya başlık çok önemli. Bu readerlardan okusanız bile (mesela ben öyleyim) başlık ilgimi çekmiyorsa yazıya girip de okumuyorum. Bu yüzden başlıklar da ilginç olmalı.

Ama bir noktaya da değinmeden geçemeyeceğim. Ben blog yazarken ilginç olsun ya da okunsun diye yazmıyorum çoğunlukla. Böyle bir derdim yok. Kafamı boşaltıyorum ve insanlarla paylaşıyorum.

Görseller çok önemlidir. Görsel işitsel bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar artık düm düz yazı okumaktan çok da hoşlaşmıyorlar. İçinde mutlaka renk olmalı. Hem de yazı okurken gene de sayfada bir kompozisyon ihtiyacı var ve görseller bunu sağlıyor.

Satırlar uzun olmamalı, tıpkı bir gazete sütünu gibi ince olmalıdır. Cümlenin ne kadar uzun olduğu o kadar önemli değil ama satır görsel olarak çok uzun olmamalıdır. Okunmuyor. Niye gazeteler bütün yazılarını sütunlara bölerek yayınlarlar? Öyle bloglar var ki, 1024px genişlikte kullanılmış ve yazının satırı 1024px boyunca devam ediyor. Satır bitiyor ve siz başa döndüğünüzde hangi satırı az önce okuduğunuzu bulmanız zor oluyor. Böyle blogları genellikle direkt geçiyorum. Tek satır bile okumuyorum. En güzeli yazı satırlarını maksimum 600-800px arası kullanmak. Fotobloglar bu durumun dışında elbette.

Çok fazla ekstra widget kullanılmamalıdır. Çünkü ekranın sağında solunda ne kadar çok görsel öge olsa o kadar karışıklık oluyor. Bir de bu ögeler animatik olduğunda iyice korkunçlaşıyor, yazı okunmaz oluyor. Bu durum öylesine abartılı vaziyetlerde ki, bir yazılımcı buna çare bulma ihtiyacını hissetmiş ve bir uygulama ortaya koymuş: Readability. Sayfadaki ıvırı zıvırı temizleyip, okuyucuyu sadece yazı ve görselleriyle baş başa bırakıyor.

Her paragrafın başı, bold kelimeler ile yazılmalı, o paragrafta ne anlatılacağının işareti verilmelidir. Böylece okuyucu hızla göz atarken ilgisini çekmek mümkün olabilir.  Çoğu zaman okuyucu sayfalar arasında dolaşırken, yazının başlığına ve görseline bakar. Yazının ilk birkaç cümlesini okur. Ya geçer ya kalıp, okumaya devam eder. Okumaya devam edenler için paragrafların ana cümlelerini kalın yapmak iyi olabiliyor. (kişisel fikrim). Buna bazı bilirkişiler, yazının taranmasının kolaylaştırılması diyorlar.

Sosyal ağlar efektif kullanılmalıdır. Hem de hepsi.  Geçenlerde televizyonda bir reklam gördüm. Çölün ortasında bir masa, üstünde bir bilgisayar ve heyecanlı bir çocuk. Şener Şen yaklaşıp o çocuğa orada ne yaptığını soruyor. Çocuk yeni birşey bulduğunu söylüyor. Şener Şen’de peki seni buradan kim duyacak deyip, çocuğu o yalnız çölden alıp götürüyor.  Sosyal ağ bağlantısı olmayan blog da aynen o çöldeki çocuğun hali gibidir. Yazıp durursunuz ama duyan olmaz. O yüzden bütün sosyal ağlara girilmeli ve kullanılmalıdır. Ama yetmez. Bu ağlarda izleyici sayınızı arttırmak zorundayız. Bu yüzden gerçek hayatta tanıdıklarımız ya da tanımadıklarımız şeklinde bir ayrım yapmadan,  (ama her önümüze geleni de kabul etmeden) izleyici sayısını arttırmak gerekir. Yazı yazıp oturmakla olmuyor.  Bunun için yazılımlar bile yapılmış…

Son olarak, blog yazısı (şu an benim yaptığım gibi) çok uzun olmamalı. Arama motorlarınca kolayca bulunur olmalı. Bunun için tag’ler yani arama kelimeleri doğru girilmeli. Çünkü sosyal ağlar, size yazının yazıldığı gün dönüş sağlarken, arama motorları uzun dönem dönüş sağlar. Dili, anlaşılır kullanmalı. Ve çok önemli bir şey %100 siyah fon üzerine %100 beyaz yazılar yazılmamalı. Böyle bir bloğu okuduktan sonra, gözünüzü odanın başka bir yerine çevirdiğinizde, aşırı kontrasttan kendini korumaya çalışan göz, düz duvarlarda satırlar görmeye başlıyor.

Ne zaman blog profesörü oldun da bu kadar laf ediyorsun diyebilirsiniz elbette. Hele hele blog okunma sayın 2000lerde dolaşırken. Haklı olabilirsiniz. Ama bu blog, ikinci versiyon. Birinci versiyon çökünce, okunma sayısı da görünmez oldu. Tahminimce o sayı 11.000’lerde idi. Şimdi 2000 daha oldu. yani 13000+. E artık yazayım böyle yazılar izninizle… 🙂

Avatar Oldum

Avatar oldum. Daha doğrusu bu resim bir avatar oldu. Bir twitter kullanıcısı, kendine profil resmi olarak benim resmimi uygun görmüş ve kullanmış. Önce kızdım, benim yüzümü nasıl kullanır diye, sonra fotoğrafın asıl sahibi olan Emre Alkaç’ın bir çalışmasını bu kadar kolayca nasıl kullanır diye düşündüm. Ama sonra kızmaktan vaz geçtim. Herhalde kendi yüzü yerine bir avatar ararken benim fotoğrafımı bulmuş (her nasıl olduysa) almış kendi sanal yüzü yapmış.

Avatar kavramını, ne olduğunu bilmeyenler için kısaca bir açıklayayım: Avatar, sözlük anlamıyla, bir kişinin ya da bir fikrin cisimleşmiş hali, ortaya çıkmış durumu anlamında kullanılır. İnternette ise, bir kişinin takma ismi olabileceği gibi takma görüntüsü de olabilir. İşte bu takma görüntüye avatar deniyor. Yani kendisi değil ama bir şekilde seçtiği bir kişinin görüntüsü. Bu görüntü çizgi karekter olabileceği gibi, bir animasyon ya da bir fotoğraf olabiliyor.

Avatar kavramı, “Avatar” isimli filmden önce karşılaştığım bir kavram aslında. İlk karşılaşmam yıllar önce bir gün yahoo’daki e posta hesabıma girdiğimde karşıma çıkmıştı. Bana bir avatar yaratmak isteyip istemediğimi soruyordu. Merak ettim, “yes” dedim. Bir çizgi karekter ve yanında bir çok kontrol söz konusuydu. Bu kontroller, saçının rengini değiştir, saçını uzat, gözünü ayarla, göz rengini ayarla gibi uzayıp giden bir kontrol paneliydi. Biraz uğraştım ve kendime bir çizgi avatar yarattım. (Şimdi baktım yok, herhalde yahoo vazgeçmiş). Sonrasında online oynanabilen massive multiplayer oyunlarında bu durum ortaya çıktı. Şu sıralar da neredeyse her oyunda var. Mesela çoğu insanın uzun süredir oynadığı (ki artık “oynadığı” denemez, yaşadığı diyelim) Second Life.

Ama avatar olayına en ilginç yaklaşımı Matrix’de karşıma çıkmıştı. Ne diyordu Morpheus, “menthal projection of your digital-self”. Bunu çevirmek biraz zor. Dijital kendinin, akli yansıması. Hikaye şu: Neo (baş kahramanımız, dünyada saçma bir şeyler olduğunu, bu dünya ve hayatın bir garip olduğunu her zaman hisseden bir kişidir. Morpheus, onunla bağlantı kurar ve onu yaşadığı hayatın aslında bir bilgisayar simulasyonu olduğunu gösterir. Kendisinin aslında başka bir yerdeki vücutta yaşadığını ama beynine bu simulasyonun enjekte edildiğini anlatır. Bunu yaparken de kendi hazırladığı bir başka simulasyonun içine Neo’yu sokar ki, bu lafı da orada eder. Bence en ilginç avatar tanımlaması da burada ortaya çıkar: menthal projection of your digital-self.

Avatar olayı internette ya da başka bir deyişle dijital dünyada çok kullanılır. Kullanılmasında bir sakınca yok ama başkasını kendisi gibi kullanmaya başlayınca iş biraz değişiyor. Hatta bunu izinsiz bir şekilde yapmaya başlayınca da olay artık hukuki bir boyut bile kazanıyor. Suç olmaya başlıyor.

Benim resmimi kullanan  zat’a bir kaç kez mesaj attım. Benim resmimi kullanmaktan vazgeçmesi için ama ne geri dönüş oldu, ne ses, ne seda. Bu ne rahatlık diye düşündüm ve ne yapabileceğimi araştırmaya başladım ki, ilginçlikler bir bir dökülmeye başladı.

Bir kere hukuksal anlamda hiç bir şey yapamıyormuşuz. Çünkü hukukumuzda bu gibi durumlar tanımlı değil. Daha doğrusu durum şu: tr uzantılı web sayfaları üzerinde hukuksal düzenemeler var ve bunlar kopyacılık sahtecilik gibi şeylerde işe yarıyor ama tr uzantısı olmayan, başka bir deyişle, Türkiye’de olmayan sitelere karşı hiç bir şey yapılamıyormuş. Mesela facebook’ta bir kişi size küfretse, siz ekran görüntüsü ile savcılığa başvursanız ama küfreden küfrünü silerse hiç bir şey yapılamıyormuş. Hatta silmesine bile gerek yok, ekran görüntüsü delil olamıyormuş. Bunun bir fotomanuplasyon olması durumu karşısında, o durumun belgeleri facebooktan isteniyormuş ama facebookta bizim hukukla bir ilgisi olmadığı için göndermeye tenezzül bile etmiyormuş. Dolayısıyla kanıttan yoksun olan dava düşüyormuş. Sıfıra sıfır elde var sıfır. Twitter içinde aynı şey geçerli. Benim fotoğrafımı alıp kendine profil resmi yapan zatı muhtereme de bişey yapmak mümkün değilmiş. Tek çözüm kaynağa başvurmakmış. Ben de denedim tabi. Twitter’a bir mesaj attım. Birisi benim resmimi profil olarak kullanıyor diye. Cevaben gelen mesajda, “evet haklı olabilirsiniz ama bize yasal kimliğinizi gönderin (faxla), gereğini yapalım dediler, ancak o fax elimize geçinceye kadar hiç bir hareket yapmayacağız”. Nereden bulayım faxı, ayrıca yasal kimlik bilgilerimi niye el aleme gönderiyorum diye düşündüm. Zaten çok da önemsemediğim bu durum karşısında uğraşmadım. Ama siz uğraşmak isterseniz, bu sosyal ağların merkezleriyle bağlantıya geçmeniz yeterli oluyor. Kişinin hesabını bile sildirebiliyorsunuz.  Yanlış: hiç bir cacık olmuyormuş 😉

Ama gene de avatar olmak ilginç. Bakın durum şu:

Ama ilginç olan da şu, adam toplam 45 tweet atmış ve 995 takipçisi var. Nasıl oluyor bu. Herhalde fake bir hesap bu…

 

Güncelleme (20. Ekim.2013): Tam tahmin ettiğim gibi. Hesap kapanmış. İnternette de böyle birisi yok.